Sol ve Sosyalist Düşünce platformu

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

 


  Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP)



Haziran 03, 2020, 07:06:49 ÖS
Okunma sayısı 6 defa

SoLForum

  • Administrator
  • *****

  • Proleter Devrimci

  • 15
    İleti
  • Karma: +0/-0

    • Profili Görüntüle
    • SolForum
Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP)
« : Haziran 03, 2020, 07:06:49 ÖS »
Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP)

İLERLEMEK

Eylül’den bu yana izlenen politikanın ruhu, bu sözcüktür: “Örnekler yaratarak” ve “kendi gücüne dayanarak”; ama her durumda “ilerlemek”. Bu sözcüğün şimdiki koşullarda içerdiği anlamların eksiksiz anlaşılması gerekir. “İlerlemek”, çok kesin ve tartışmasız bir komut olduğu kadar, bir taktik pozisyon tarifidir aynı zamanda.

Yani, bu komuta göre pozisyon almamış bir yönetici organın yahut kadronun görevini doğru yapması mümkün değildir. “İlerlemek”, bu geçiş döneminin anahtar kelimesidir; önemi ve önceliği bu kadar nettir.

Eylül saldırısının ardından, belli bir dönem boyunca mücadele, saldırıyı ayakta karşılama, durdurma aşamasında yoğunlaştı. Siyasal olduğu kadar, ideolojik ve moral önemi de büyük olan 18 Kasım gecesi başta gelmek üzere, iki aylık dönemin toplam verileri, artık bu aşamanın geride kaldığını, gündemimizin saldırıyı püskürtme aşamasına geçmek olduğunu ortaya koyuyor.

Bu dönemin ufuk çizgisi, aktif savunma hattında mevzi savaşı yürüterek alan genişletmek olarak tanımlanabilir. Bu çizginin bağlandığı hareket tarzı ise, yayılarak derinleşmektir.

Her kurumun, alanın, kesimin kendisini cazibeli bir çekim merkezi olarak örgütlemesi, kendi etrafında esneyerek genişleyebilen spiral daireler çizmesi, bu dairelerin içinde ve çevresinde arı kovanı gibi bir kitle ilişkileri sirkülasyonu yaratması, böylece oluşturduğu manyetik ‘çekim alanını’ politik- örgütsel bir güce dönüştürmesi esastır. Demek ki, bütün temel kuvvetler, genişleyerek ilerleyecek, yayılarak derinleşeceklerdir. Çevre çeper ilişkilerinin çok somut olarak tarif edilmiş ve çok denetlenebilir şekilde disipline edilmiş çalışma programları içinde organize edilmesi, dolayısıyla kitle ilişkileri ağına uzanabilecek yeni köprülerin oluşturulması, ilerlemek ve yayılarak derinleşmek için zorunludur. Tek tek alanlar ve kesimler, bu görevini yerine getirebildiği ölçüde, kolektifin tamamı alan genişletme politikasında başarı kazanabilir.

Bu ‘yayılma’ yönelimine muhakkak ‘derinleşme’ çabası eşlik etmelidir. Yayılmak, taraftar ve sempatizan ilişkilerinden kitle ilişkilerine, kitle ilişkilerinden dosdoğru kitlelere doğru genişlemektir. Derinleşme ise, yukarıda tarif edilen sarmal yay biçimindeki genişlemeyi organik bir enerjiye, yani örgütsel bir kuvvete dönüştürmektir. Yeni ilişki varsa, yeni kadro varsa, yeni örgüt varsa; derinleşme var demektir. Siyasal etki ve sempati, suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi yayılıyorsa, çalışma alanları çoğalıyorsa, harekete geçirilen kitle ilişkilerinin sayısı artıyorsa, hücum edilen kitlelerin niceliği büyüyorsa; yayılma -dolayısıyla alan genişletme- var demektir. Kesinlikle var olanla yetinmeyeceğiz. Mevcudu koruma anlayışı, statükoculuktur, sağcılıktır. Büyük düşüneceğiz. Atak halinde olacağız. Siyasal etkimizi mutlaka örgütsel kuvvete dönüştürmeyi bileceğiz; hatta dönemin bir politik esprisi olarak örgütsel güce dönüştürülemeyen siyasal etkiyi siyasal etkiden saymayacağız; büyük bir saygınlığı ve prestiji bulunan kolektifin politik etkisini kadroya, örgüte dönüştürmenin bir niteliksel dönüşüm olduğunu ve bunun da aslında ‘iktidar olmak’ anlamına geldiğini unutmayacağız. Örgütsel güce dönüştürülememiş siyasal etkinin uçucu olacağı, kendi başına asla kalıcı olamayacağı bilindiğine göre; yeni araçlar bulma, yeni biçimler yaratma, yeni kadrolar yetiştirme, yeni mevziler kurma konusunu, genel geçer bir konu olarak değil, bu anın çok somut bir görevi olarak ele alacağız. Aktif savunmanın esprisi, mevzi savaşının mantığı, alan genişletmenin ruhu nihayetinde budur; bunu başarabildiğimiz ölçüde, üzerimizdeki ablukayı da kırmış, hasmımızın iradesi üzerinde caydırıcı bir etkide bulunmuş oluruz.

Örneğin, Cumartesi mevzisini düşünün: 21 Eylül saldırısıyla geniş bir alan üzerinde mevzilerinizi basan faşist teröre karşı, siz de aynı derecede geniş bir alan üzerinde ve gene eş zamanlı olarak karşılık vermiş oldunuz. Üstelik bunu her hafta yaparak hamlenize hem devamlılık kazandırdınız, hem de sistematik ve periyodik olmasının disipline edici özelliğinden yararlandınız. Yani tamamen eşitsiz koşullardaki bir çarpışmada inisiyatif ve ateş üstünlüğünü kısa zamanda ele geçirmenin, böylece karşı saldırıya girişmenin (ki başka türlü aktif savunma olmazdı) imkanlarını yarattınız. Cumartesi, mevzi savaşını yeni mevziler açarak yürütmenin bir örneğidir. Kurumsal mevzilerinize yönelik saldırıyı sadece o mevzilerinizin varlık hakkına sahip çıkarak ve onların yörüngesini (dolayısıyla sosyal meşruiyetini) büyüterek değil, bir sokak mevzisi olarak Cumartesi hamlesini yaparak da püskürtmeye girişiyorsunuz. Böylece, mevzilerinizin hem sayısını arttırarak, hem de biçimini çeşitlendirerek alan genişletmiş oluyorsunuz. Ancak Cumartesi’nin alan genişletme politikasına sunduğu katkı, yalnız kurumlardan farklı tipte bir mevzi olmasıyla sınırlı değildir. Cumartesi, sokakta kurumsallaştırılmış bir mevzi olarak, kapsama alanının çapıyla da alan genişletme politikasının önemli bir aracıdır. Orası bir hafta gençliğin öğrenim haklarına, bir hafta işçilerin örgütlenme ve eylem hürriyetine kürsü olurken, bir sonraki hafta Alevilerin düşünce ve inanç özgürlüklerini dile getirdikleri bir platform olabilir. Bir hafta kadınlar, bir hafta tutsak yakınları, bir hafta selzedeler yahut depremzedeler, bir hafta 301 ve TMY mağdurları, bir hafta Kürtler, birkaç hafta bunların bir bölümü veya tümü birden o mevziden kendi taleplerini seslendirebilirler. Bütün şehirlerdeki Cumartesi meydanlarının işte böyle birleşik ve kolektif bir buluşma alanı olacak şekilde örgütlenmesi ve planlanması da alan genişletmenin bir parçası olarak algılanmalıdır.

Rahatlıkla anlaşılacağı üzere, “özgürlük istiyoruz” kampanyasının zaten kendisi, tamamen bir ‘alan açarak ilerleme’ planıdır. Bu kampanyanın çok geniş tutulan sınırlarının içine öğrencilerin ve öğretim üyelerinin okullardaki kışla düzenine, soruşturma ve atılma terörüne karşı yürütecekleri mücadeleyi dahil etmek mümkün olduğu gibi; kadınların töreye, dört duvara, ata-erkeye, şiddete, baskıcı ve ayrımcı yasaya, cinsiyetçi uygulamaya karşı eşitlik ve özgürlük taleplerini koymak da olanaklıdır. Tecride ve F tipi zindan uygulamalarına maruz kalan tutsaklar ile yakınları kadar, örneğin Kürtler de haklarını “özgürlük istiyoruz” kampanyası etrafında ve içinde gündemleştirebilirler. Demek oluyor ki, kampanya yürütücüleri, alan genişletme politikasını, kampanyanın ağzını değişik toplumsal kesimlerin talep ve ihtiyaçlarına doğru esneterek/ açarak da uygulamalı; yayılarak derinleşme doğrultusunu kampanyanın tıpkı alanı gibi, bileşimini de zenginleştirmeyi başaracak şekilde sürdürmelidir. Böylece demokratik devrimin özü olarak ifade edilegelen ‘siyasal özgürlük’ meselesi, salt bir propaganda konusu olmaktan çıkartılıp güncel bir ajit-prop ile somut bir eylem ve örgütlenme konusu yapılmış olmakla, ileride incelenmeye değer bir politik deneyime dönüşebilecektir.

Bir aileler hareketi yaratmaya dönük olarak ortaya konulan mücadele perspektifi de aynı kapsamda ele alınmalıdır. Aileler hareketinin yaratılması ve örgütlenmesi, iki aydır soluk soluğa yürüttüğümüz bu dinamik kampanyanın şu aşamadan itibaren öne çıkartılacak başlıca temel unsurlarındandır. Bu, sürekli bir hareket olmayabilir, konjonktürel bir hareket olarak kalabilir; hiç önemli değil. Tutsak yakınları hareketine özellikle şimdi çok ihtiyacımız var. Alan genişletmenin, yayılarak genişlemenin, ilerlemenin bir ölçüsü de bu olacaktır. O yüzden bütün yerellerde ve temel alanlarda artık yüzlerle sayılan tutsak yakınlarını belirlenmiş perspektifler ve karara bağlanmış etkinlikler üzerinden örgütleme ve hareketlendirme görevi somut olarak planlanmalı ve kararlılıkla denetlenmelidir. Bu, tüm kolektifin duyarlı olması gereken bir konudur; ailelerle ilgilenme işini belirli kişilerin veya alanların sorunu olarak görmek yanlıştır, aşılması gereken bir ilgisizlik türüdür. Kayıplar kampanyasında, 1996 Ölüm Orucu’nda ailelerin oynadığı muazzam devrimci rol hatırlanmalıdır. Aileler hareketinin sansürü delen, tutsakların elini dışarıdan tutan mücadele tarzını geliştirmek için nerede olursa olsun tutsak yakınlarına ulaşmak, onları bir araya getirmek, dayanışmayı örgütlemek görevi, tüm kolektifin gündeminde olmalıdır.

İlerlemek, alan açarak ilerlemek, büyük düşünmeyi gerektiriyor. Böyle kritik zamanlarda ya sınırlarınız kalınlaşır, sözde gerçekçiliğin karamsarlığında hedef küçültür, özgüvensizleşir, güya nesnel şartları iyi okuyup sağcılaşır ve pasifize olursunuz; ya da görüntünün ardındaki gerçeği görürsünüz. Tarihte hepsinin de örneği var; bizim öz tarihimizde de var. Şimdi geride bıraktığımız iki ayın deneyimi çok somut gösteriyor ki, yapıcılar, görüntünün ardındaki gerçeği görüyorlar: Tarihin bu en ‘belalı’ zamanında, evet tam da bu zamanda ve belalarıyla birlikte, sanılandan çok daha büyük fırsatlar ve imkanlar sunduğunu anlıyorlar, seziyorlar. Şimdi devrimcilerin, antifaşistlerin, demokratik-ilerici çevrelerin, kitle ilişkilerimizin ve hareket halindeki kitle bölüklerinin bize yönelik ilgi ve duyarlılığının en sıcak, en yüksek, en belirgin olduğu dönem. Üstelik 13 yıllık tarihin birikimi ve mirası ile son üç-dört yılın dinamizmi ekseninde gelişen başarılı mevzi savaşımız vesilesiyle daha belirgin bir saygıya da dönüşmüş durumda. İşte bu gerçeği bir fırsatlar ve olanaklar zincirine çevirmenin onlarca biçimi, türü, zemini var. Üç ay sonra değil, şimdi değerlendirilebilecek türden somut fırsatlar ve olanaklardır bunlar. Ancak büyük düşünmek, o güncel fırsatların/imkanların ötesini de görebilmek, stratejik bakabilmek demektir. Bir an için Eylül saldırısıyla giden (ama bir gün mutlaka geri alacağımız) o büyük hazineyle birlikte aynı saldırı dalgasının kaçınılmaz olarak dayattıklarını düşünen her yapıcı, ortaya çıkan yeni fırsatları ve devrimci olanakları anlayabilecektir. Toplumlar tarihinde de böyledir. İnsanlık tarihi boyunca en büyük buluşlar ve en esaslı kopuşlar çoğunlukla kriz anlarında olmuştur. İnsanlık ne zaman kıtlık çektiyse, yeni besin kaynakları bulmuştur. Ortaçağ karanlığının en koyu anı, bilimin ilk parlak ışıklarının patlak verdiği andır. Böylesi anlar, yeni’nin, oluşmakta olanın boy sürdüğü, eskinin aşıldığı sıçrama anlarına da dönüşebilir. İçinde bulunduğumuz ‘an’, büyük bedeller pahasına ilerleyişini sendelemeksizin sürdüren öncü için, kendini yenileme, eskimiş yanlarına vurma, geriye çekici alışkanlıklarından kopuşma ve yeni tarzda derinleşme için bir fırsattır. Öncünün bağrında filizlenmiş bulunan yeni güçler tereddütsüzce öne atılacak, kendi zihinlerindeki sınırlarla birlikte eskinin alışkanlıklarını da yıkacaklardır. 10 Eylül’ün çocukları, boşalan görev yerlerini dolduracak ve yeni tarzın bereketli toprağını işleyeceklerdir.

Öyleyse sınırlara saldırmak da alan genişleterek ilerlemenin bir parçasıdır; hatta ideolojik varoluş tarzıdır. Kötümser gerçekçilik bizden uzak dursun. İyimser gerçekçiyiz biz. “Olmaz”, “yapamayız”, “nesnel koşullar”, “zorlamaya gerek yok”, “sen bizim hala 7 Eylül’de mi olduğumuzu sanıyorsun” ve daha bir sürü klişe; güya acayip gerçekçi söz parçacıkları… Birbirimizle konuşurken, tartışırken yoldaşça nezakete ve inceliğe özen göstereceğiz ama kendi kendimizle tartışırken bu lafların düpedüz gericilik olduğunu söylemekte hiç tereddüt geçirmeyeceğiz. Sıradan akıl, ortalama yaklaşım, yüzeysel bakış, bizden uzak dursun. Ezber bozacağız, başka türlü yapacağız, derin ve geniş düşüneceğiz. İlerlemek, başka nasıl mümkün olabilir? Tabii ki gerçekçiyiz. Atılım’ın yayın yönetmeni tutukluydu, yayın koordinatörü tutukluydu, editörleri sürek avındaydı, bilgisayarlarına el konulmuştu, muhabirleri kuşatmadaydı, binası ablukadaydı, kuruş meteliği yoktu; Atılım’ın yayını birkaç hafta aksayabilirdi ve hiç kimse de ‘niye aksamış’ diye sormazdı. Oysa Atılım, her hafta çıktı! İşte Atılım’ı Atılım yapan budur. Gerekçe peşinde koşmamak… Bahane üretmemek… İzahçılığın esiri olmamak… Her şart altında hedefini korumak ve oraya ulaşmak. Öyle olmasaydı Eylül saldırılarını ayakta karşılayarak, göğüsleyerek, yıkılmayarak yolumuza devam edebilir miydik? Demek ki bir de devrimci gerçek vardır, devrimci gerçekçilik vardır.

Aralık ayı birkaç açıdan hapishaneler konusunun özellikle gündemleşeceği bir dönem olacaktır. Diğer yandan Aralık, 10 Eylül tutsaklarının parça parça yargılanacağı, dolayısıyla mahkemelere yönelik özgün faaliyetlerin yürütüleceği ay olarak planlanacaktır. “Özgürlük istiyoruz” kampanyasının üçüncü ve son periyodu olan bu zaman kesitinde uygulanacak politikanın iç ve çevre hatları, daha sonra ayrıca işlenecektir. 2007’yi ideolojik, siyasal ve örgütsel olarak kuvvetli bir rüzgarla selamlayacağız. Şimdi ilk görev, ileriye doğru süren yürüyüşümüzü durdurmadan, son iki ayın deneyimlerini sindirmek, eksikleri ve yanlışları hızla gidermek, önümüzdeki haftalara daha bir anlamış ve öğrenmiş olarak bakmaktır.
https://www.solforum.net hayata SoL'dan bak !